Tag Archive | lider

Başbuğ (3/3)

(önceki sayfa)

Böylece ilk gün geçti ve ardından aynı başarıyla günler geldi. Önemli hiçbir şey olmadı, sadece önemsiz olaylar: önce bir çukura, sonra da bir vadiye yuvarlandılar; çitlere ve böğürtlen çalılarına sürtündüler, şişelerin üzerine bastılar; birkaç kol ve bacak kırıldı, bazıları kafasına darbe aldı. Ama bütün bu işkence katlandı. Yolda birkaç yaşlı adam ölü yatıyordu. „Evde kalsalar bile ölürlerdi, yolda bunu konuşmaya gerek yok!“ sözcüler, diğerlerini devam etmeye teşvik ederek dedi. Bir ila iki yaşlarındaki birkaç bir küçük çocuk öldü. Ebeveynler, Tanrı’nın isteğiydi diyerek kalp ağrılarını metanetle bastırdılar. „Ve çocuklar ne kadar küçükse keder de o kadar az olur. Genç olduklarında keder daha azdır. Tanrı, anne babaya evlenme çağına geldiklerinde çocuklarını asla kaybetmelerini bağışlamaz. Çocukların kaderi bu kadar yüksekse, erken ölmeleri daha iyi. Öyleyse keder o kadar büyük değil! “ sözcü onları tekrar teselli etti. Bazıları başlarının etrafına bez sardı ve çürüklerine soğuk kompres uyguladı. Diğerleri kollarını askılarla taşıdı. Hepsi parçalandı ve kesildi. Giysileri parçalara sarkıyordu, ama yine de mutlu bir şekilde ilerlediler. Birçok kez açlıkla boğuşmasalar, tüm bunlara katlanmak daha kolay olurdu. Ama devam etmeleri gerekiyordu.

Bir gün, önemli bir şey oldu.

Başbuğ, gruptaki en cesur adamlarla çevrili olarak önde yürüyordu. (İki tanesi kayıptı ve nerede olduklarını kimse bilmiyordu. Davalarına ihanet edip kaçtıkları genel kanaatti. Bir keresinde sözcü, utanç verici ihanetleri hakkında bir şeyler söyledi. Sadece birkaçı ikisinin öldüğüne inanıyordu, ancak diğerlerini uyandırmamak için fikirlerini dile getirmediler.) Grubun geri kalanı onların arkasındaydı. Birdenbire son derece geniş ve derin, kayalık bir geçit belirdi – gerçek bir uçurum. Yamaç o kadar dikti ki, ileri bir adım atmaya cesaret edemediler. En cesur olanlar bile aniden durdu ve başbuğa baktı. Kaşlarını çatarak, başını eğip düşüncelere daldı, kendine özgü bir şekilde bastonunu öne, önce sağa, sonra sola vurarak cesurca öne çıktı. Birçoğu, tüm bunların onu daha da onurlu gösterdiğini söyledi. Ne kimseye baktı ne de bir şey söyledi. Uçuruma yaklaştıkça yüzünde hiçbir ifade değişikliği ya da korku izi yoktu. En cesur adamlar bile ölüm gibi soldu, ama kimse yiğit, bilge başbuğu uyarmaya cesaret edemedi. İki adım daha ve o uç noktadaydı. Hastalıklı bir korku ve kocaman açık gözlerle hepsi titredi. En cesur adamlar, bir, iki kez adım attığında ve vadiye daldığında, disiplin ihlali anlamına gelse bile, başbuğu geri tutma noktasındaydı. Şaşkınlık, feryat, çığlık yükseldi; korku üstün geldi. Bazıları kaçmaya başladı.

– Durun kardeşler! Acelesi ne? Sözünüzü bu şekilde mi tutuyorsunuz? Bu bilge adamı takip etmeliyiz çünkü ne yaptığını biliyor. Kendini mahvetmek delilik olur. İleri, peşinden! Bu en büyük ve belki de son tehlike, son engeldir. Kim bilir? Belki bu uçurumun diğer tarafında Tanrı’nın bizim için istediği muhteşem, verimli bir toprak bulabiliriz. İleri! Fedakârlık yapmadan, oraya gidemeyiz! – Sözcünün tavsiye sözleri böyleydi ve o da iki adım atarak vadide kayboldu. En cesur onu izledi ve sonra herkes içeri daldı.

Bu uçsuz bucaksız geçidin dik yamacında feryat, inilti, yuvarlanma, inleme vardı. Kimsenin canlı çıkamayacağına, çok daha az zarar görmeyeceğine ve tek parça olacağına yemin ederdi, ama insan hayatı kararlıdır. Başbuğ alışılmadık derecede şanslıydı. Düşerken incinmemesi için çalılara asıldı. Kendini toparlamayı ve dışarı çıkmayı başardı. Aşağıda ağlarken, inlerken ve ağlamalar yankılanırken, hareketsiz, düşünceli bir şekilde sessizce oturdu. Hırpalanmış ve öfkeli olan birkaçı onu lanetlemeye başladı ama o aldırış etmedi. Şans eseri, düşerken bir çalı ya da ağacı tutabilenler, zorlu bir şekilde tırmanmaya başladılar. Bazılarının kafaları çatlamıştı, böylece yüzlerinden kan fışkırıyordu. Başbuğ dışında tek parça kimse yoktu. Hepsi birden ona kaşlarını çattılar ve acı içinde inlediler ama o başını bile kaldırmadı. Sessizdi ve gerçek bir bilgenin yansıtıcı pozunu aldı!

Bir süre geçti. Yolcuların sayısı gittikçe azalıyordu. Her gün sayıları azalıyordu. Bazıları gruptan ayrıldı ve geri döndü.

Başlayan büyük kalabalıktan sadece yirmi kişi kaldı. Keskin, bitkin yüzleri çaresizlik, şüphe, yorgunluk ve açlık belirtilerini yansıtıyordu, ama kimse tek bir kelime kadar söylemedi. Başbuğları kadar sessizdiler ve ilerlemeye devam ettiler. Canlı sözcü bile çaresizce başını salladı. Yol gerçekten zordu.

Sayıları, yalnızca on olana kadar giderek azaldı. Umutsuz yüzlerle, konuşmak yerine sadece inleyip şikâyet ettiler.

İnsandan çok sakat görünüyorlardı. Bazıları aceleciydi. Bazıları kollarını boyunlarına tutturulmuş askılarla tuttu. Ellerinde çok sayıda bandaj ve kompres vardı. Yeni fedakarlıklar yapmak isteseler bile yapamazlardı çünkü vücutlarında yeni yaralar için neredeyse hiç yer yoktu.

Aralarında en güçlü ve en cesur olanlar bile inancını ve ümidini çoktan yitirmişlerdi ama yine de daha çok mücadele ediyorlardı; yani, onlar bir şekilde büyük bir çabayla, şikâyet ederek, acıyla harap olmuşlardı. Geri dönemezlerse başka ne yapabilirlerdi? Bu kadar çok fedakârlık ve şimdi yolculuğu terk etmek mi?

Alacakaranlık indi. Koltuk değnekleriyle topallayarak, aniden Başbuğun artık önlerinde olmadığını gördüler. Bir adım daha attılar ve hepsi başka bir vadiye daldılar.

– Oh, bacağım! Elim! – feryat ve inlemeyi yankıladı. Zayıf bir ses, değerli Başbuğu bile lanetledi ama sonra sustu.

Güneş doğduğunda Başbuğ orada oturdu, seçildiği günkü gibi. Görünüşünde en ufak bir değişiklik olmadı.

Sözcü uçurumdan çıktı, ardından iki kişi daha çıktı. Biçimsiz ve kanlı, kaç kişinin kaldığını görmek için arkalarını döndüler, ama sadece onlardı. Kalplerini ölümcül korku ve umutsuzluk doldurdu. Bölge bilinmiyordu, engebeli, kayalıktı– hiçbir yerde yol yoktu. İki gün önce bir yola çıkmışlar ama onu geride bırakmışlar. Başbuğ onları o tarafa götürdü.

Bu fantastik yolculukta ölen birçok arkadaş ve akraba hakkında düşündüler. Sakat uzuvlarındaki acıdan daha güçlü bir hüzün onları alt etti. Kendi yıkımlarına kendi gözleriyle şahit olmuşlardı.

Sözcü Başbuğun yanına gitti ve acı, umutsuzluk dolu, yorgun ve titreyen bir sesle konuşmaya başladı.

– Şimdi nereye gidiyoruz?

Başbuğ sessizdi.

– Bizi nereye götürüyorsunuz ve bizi nereye getirdiniz? Kendimizi ve ailelerimizi sizin ellerinize verdik ve o çorak topraklarda kendimizi harap olmaktan kurtarmak umuduyla evlerimizi ve atalarımızın mezarlarını geride bırakarak sizi takip ettik. Ama bizi daha kötü bir şekilde mahvettin. Arkanda iki yüz aile vardı ve şimdi bak kaç tane var!

– Yani herkes burada değil mi? – Başbuğ başını kaldırmadan mırıldandı.

– Böyle bir soruyu nasıl sorarsın? Yukarı bak ve gör! Bu talihsiz yolculukta kaçımız kaldığını sayın! İçinde bulunduğumuz şekle bakın! Böyle sakat kalmaktansa ölmek daha iyi olurdu.

– Sana bakamıyorum!

– Neden olmasın?

– Körüm.

Ölü bir sessizlik.

– Yolculuk sırasında görüşünüzü kaybettiniz mi?

– Kör doğdum!

Üçü çaresizlik içinde başlarını eğdi.

Sonbahar rüzgârı uğursuzca dağların arasından esti ve solmuş yaprakları aşağıya çekti. Tepelerin üzerinde bir sis uçuştu ve soğuk, buğulu hava kuzgunların kanatlarını salladı. Kötü bir haykırış yankılandı. Güneş gittikçe uzağa yuvarlanan ve aceleyle gelen bulutların arkasına gizlenmişti.

Üçü birbirlerine tam bir dehşet içinde baktı.

– Şimdi nereye gidebiliriz? – ciddi bir şekilde mırıldandı.

– Bilmiyoruz!

 

“Radoje Domanović” Projesi için çeviren Ezgi Özcan.

Başbuğ (2/3)

(önceki sayfa)

Ertesi gün uzun bir yolculuğa çıkma cesareti olan herkes toplandı. Belirlenen yere iki yüzden fazla aile geldi. Eski ev sahasına bakmak için evde sadece birkaçı kaldı.

Acı bir talihsizliğin doğdukları ve atalarının mezarlarının bulunduğu ülkeyi terk etmeye zorladığı bu sefil insan yığınına bakmak gerçekten üzücüydü. Yüzleri bitkin, yıpranmış ve güneş yanığı olmuştu. Uzun zahmetli yılların çektiği acı, üzerlerinde etkisini gösterdi ve bir sefalet ve acı umutsuzluğun resmini verdi. Ama tam bu anda, bir umut ışığı doğmuştu– tabi vatan hasretiyle karışık bir umut ışığı. Umutsuzca içini çeken ve kötü bir önsezinin havasıyla başını sallayan yaşlı bir adamın kırışmış yüzünden aşağı bir gözyaşı aktı. Daha iyi bir vatan aramak yerine o da bu kayaların arasında ölmesi için bir süre kalmayı tercih ederdi. Kadınların çoğu yüksek sesle ağıt yaktılar ve mezarlarını terk ettikleri ölü sevdiklerine veda ettiler.

Adamlar cesur bir cephe oluşturmaya çalışıyorlardı ve bağırıyorlardı, – Peki, bu lanet topraklarda açlıktan ölmeye ve bu gecekondularda yaşamaya devam etmek mi istiyorsunuz? – Aslında mümkün olsaydı, tüm lanetli bölgeyi yanlarında götürmek en iyisi olurdu.

Her insan kitlesinde olduğu gibi olağan gürültü ve bağırışlar vardı. Hem erkekler hem de kadınlar huzursuzdu. Çocuklar beşiklerinde ve annelerinin sırtında çığlık atıyorlardı. Hayvanlar bile biraz huzursuzdu. Çok fazla sığır yoktu, tek tük buzağı vardı ve sonra sırtına eski kilimleri, çantaları ve hatta iki çuval yükledikleri büyük kafalı ve şişman bacaklı, yalın, tüylü bir at vardı. Ağırlık altında zavallı hayvan sallandı. Yine de zaman zaman ayakta kalmayı ve kişnemeyi başardı. Diğerleri eşek yüklüyordu; çocuklar tasmalı köpekleri çekiyorlardı. Konuşmak, bağırmak, küfretmek, feryat etmek, ağlamak, havlamak, kişnemek– hepsi bol bol yapılıyordu. Bir eşek bile birkaç kez anırdı. Ancak başbuğ, sanki bütün mesele onu ilgilendirmiyormuş gibi tek bir söz söylemedi. Gerçek bir bilge adam!

Kafası aşağıda, düşünceli ve sessizce oturdu. Arada sırada tükürdü; hepsi buydu. Ancak tuhaf davranışı nedeniyle popülaritesi o kadar arttı ki, dedikleri gibi herkes onun için ateş ve sudan geçecekti. Aşağıdaki konuşmalar duyulabiliyordu:

– Böyle bir adam bulduğumuz için mutlu olmalıyız. Onsuz devam etseydik, Tanrı korusun! Ölürdük. Gerçek zekâsı var, size söylüyorum! Sessizdir. Henüz tek kelime etmedi! -başbuğya saygı ve gururla bakarken dedi biri.

– Ne söylemeli? Kim çok konuşursa, pek düşünmez. Bu adam kesin akıllı bir! O sadece düşünür ve hiçbir şey söylemez, – bir tane daha ekledi ve o da başbuğya hayranlıkla baktı.

– Bu kadar çok insana başbuğluk etmek kolay değil! Ellerinde büyük bir iş olduğu için düşüncelerini toplamak zorunda, dedi ilk konuşan.

Başlama zamanı geldi. Ancak bir süre başka birinin fikrini değiştirip onlarla gelip gelmeyeceğini görmek için beklediler, ama kimse gelmediği için artık oyalanamazlardı.

– Gitmemiz gerekmez mi? – başbuğya sordular.

Tek kelime etmeden kalktı.

En cesur adamlar, tehlike veya acil bir durumda yanlarında olmak için hemen etrafında toplandılar.

Başbuğ kaşlarını çatarak, birkaç adım attı, bastonunu ağırbaşlı bir şekilde önünde salladı. Toplantı onun arkasında ilerledi ve birkaç kez “Çok yaşa!” Diye bağırdı. Birkaç adım daha attı ve köyün önündeki çite çarptı. Orada doğal olarak durdu; bu yüzden grup da durdu. Başbuğ daha sonra biraz geri çekildi ve bastonunu birkaç kez çitin üzerine vurdu.

– Bizim ne yapmamızı istiyorsun? – diye sordular.

Hiçbir şey söylemedi.

– Ne yapmalıyız? Çiti yırtın! Yapacağımız şey bu! Bize bastonuyla ne yapacağını gösterdiğini görmüyor musun? -başbuğnun etrafında duranlara bağırdı.

– Kapı orada! Kapı orada! – çocuklara çığlık attı ve karşısındaki kapıyı işaret etti.

– Sessiz olun çocuklar!

– Tanrı yardımcımız olsun, neler oluyor? – birkaç kadın kendi kendileriyle çarpıştı.

– Bir kelime bile konuşmadı! Ne yapacağını biliyor. Çiti yırtın!

Bir anda çit sanki hiç orada olmamış gibi aşağı indi.

Çiti geçtiler.

Başbuğ büyük bir dikenli çalıya çarpıp durduğunda yüz adım atmışlardı. Büyük bir güçlükle kendini dışarı çekmeyi başardı ve sonra bastonunu her yöne vurmaya başladı. Kimse kımıldamadı.

– Peki şimdi sorun ne? – arkadakilere bağırdı.

– Dikenli çalıları kesin! -başbuğnun etrafında duranlara haykırdı.

– Dikenli çalıların arkasında yol var! İşte burada! – çocuklara ve hatta arkadaki birçok insana çığlık attı.

– Yol orada! Yol orada! -başbuğnun etrafındakileri öfkeyle taklit ederek alay etti. – Ve biz kör adamların bizi nereye götürdüğünü nasıl bilebiliriz? Herkes emir veremez. Başbuğ en iyi ve en doğrudan rotayı bilir. Dikenli çalıları kesin!

Yolu temizlemek için daldılar.

– Ah– elinde dikenle sıkışan biri ve yüzüne böğürtlen dalı vuran biri ağladı.

– Kardeşler, emek vermeden bir şeye sahip olamazsınız. Başarılı olmak için kendinizi biraz zorlamalısınız– gruptaki en cesur cevap verdi.

Zorlanarak çalıları kırdılar ve ilerlediler.

Biraz daha dolaştıktan sonra, bir sürü kütükle karşılaştılar. Bunlar da yana fırlatıldı. Sonra devam ettiler.

İlk gün çok az yol alındı çünkü birbirine benzer birçok engeli aşmaları gerekiyordu. Ve tüm bunlar çok az yemek yiyerek yapıldı, çünkü bazıları sadece kuru ekmek ve biraz peynir getirirken, diğerleri açlıklarını gidermek için sadece biraz ekmek getirmişti. Bazılarının hiçbir şeyi yoktu. Neyse ki yaz mevsimiydi, böylece etrafta meyve ağaçları bulabildiler.

Böylece, ilk gün arkalarında sadece küçük bir mesafe olmasına rağmen, kendilerini çok yorgun hissettiler. Hiçbir büyük tehlike ortaya çıkmadı ve kaza da olmadı. Doğal olarak, böylesine büyük bir girişimde aşağıdaki olaylar önemsiz sayılmalıdır: bir kadının sol gözüne batan dikeni nemli bir bezle örttü; bir çocuk topallayarak bir kütüğün içine girdi ve haykırdı; yaşlı bir adam bir böğürtlen çalısının üzerine takıldı ve bileğini burktu; üzerine soğan konduktan sonra adam cesurca acıya dayandı ve bastonuna yaslanarak başbuğnun arkasında yiğitçe topalladı. (Birkaçı yaşlı adamın ayak bileği hakkında yalan söylediğini, sadece geri dönmeye istekli olduğu için numara yaptığını söyledi.) Kısa süre sonra, kollarında diken ya da çizik olmayan sadece birkaç kişi kaldı.  Erkekler, tüm bu zahmetleri kahramanca üstlenirken, kadınlar gittikleri saati lanet ediyordu ve çocuklar bu zahmetlerin ödüllendirileceğinin farkında olmadığı için, doğal olarak ağladır.

Herkesin mutluluğu ve sevinci içinde, başbuğya hiçbir şey olmadı. Açıkçası, doğruyu söylemek gerekirse, çok korunaklıydı, ama yine de adam şanslıydı. İlk gece kamp alanında herkes, günün yolculuğunun başarılı olduğu ve başbuğunun başına en ufak bir talihsizlik bile gelmediği için dua etti ve Tanrı’ya şükretti. Sonra en cesur adamlardan biri konuşmaya başladı. Yüzü bir böğürtlen fidanıyla çizilmişti, ama hiç aldırış etmemişti.

– Kardeşler– başladı. – Tanrıya şükür, bir günlük yolculuğu başarıyla arkamızda bıraktık. Yol kolay değil, ama devam etmeliyiz çünkü hepimiz bu zor yolun bizi mutluluğa götüreceğini biliyoruz. Yüce Tanrı, başbuğumuzu her türlü zarardan korusun ki bizi başarıyla yönetmeye devam edebilsin.

– İşler bugün gibi giderse yarın diğer gözümü kaybedeceğim! – kadınlardan biri öfkeyle söyledi.

– Ah, bacağım! – kadının sözlerinden cesaret alan yaşlı adam ağladı.

Çocuklar mızmızlanmaya ve ağlamaya devam etti ve anneler, sözcünün duyulabilmesi için onları susturmakta zorlandı.

– Evet, diğer gözünü kaybedeceksin, – öfkeyle patladı – ve ikisini de kaybedebilirsin! Bir kadının böylesine büyük bir sebepten dolayı gözlerini kaybetmesi büyük bir talihsizlik değil. Utanç! Hiç çocuklarınızın iyiliğini düşünmez misiniz? Bu çabada yarımız yok olalım! Ne fark eder ki? Tek göz nedir? Bizi arayan ve bizi mutluluğa götüren biri varken gözlerin ne işe yarıyor? Sadece senin gözün ve yaşlı adamın bacağı yüzünden girişimimizden vazgeçmeli miyiz?

– Yalan söylüyor! Yaşlı adam yalan söylüyor! Sadece geri dönebilmek için numara yapıyor – her taraftan yankılanan sesler.

– Kardeşler, kim daha uzağa gitmek istemezse, – dedi sözcü tekrar, – şikayet etmek ve geri kalanımızı karıştırmak yerine geri dönmesine izin verin. Beni ilgilendiren tek şey, yürüyebildiğim sürece bu bilge başbuğu takip edeceğim!

– Hepimiz takip edeceğiz! Hepimiz yaşadığımız sürece onu takip edeceğiz!

Başbuğ sessizdi.

Herkes ona bakmaya ve fısıldamaya başladı:

– Düşüncelerine dalmış!

– Bilge bir adam!

– Alnına bak!

– Ve her zaman kaşlarını çatıyor!

– Ciddi!

– O cesur! Her halinden belli.

– Çok haklısın! Çit, kütükler, çalılar– her şeyi sürüyor. Kasvetli bir şekilde bastonuna vuruyor, hiçbir şey söylemiyor ve aklında ne olduğunu tahmin etmek gerekiyor.

(sonraki sayfa)

Başbuğ (1/3)

– Kardeşlerim ve arkadaşlarım, tüm konuşmalarınızı dinledim, bu yüzden şimdi beni dinlemenizi rica ediyorum. Bu çorak bölgede kaldığımız sürece tüm görüşmelerimiz ve sohbetlerimizin hiçbir değeri yok. Bu kumlu toprakta ve bu kayalıklarda, bırakın hiçbirimizin daha önce hiç görmediği bu kuraklık bir yana, yağmurlu yıllar olsa bile burada hiçbir şey büyüyememiştir.

Daha ne kadar böyle bir araya gelip boşuna konuşacağız? Sığırlar yemeksizlikten ölüyor ve çok yakında biz ve çocuklarımız da açlıktan öleceğiz. Daha iyi ve daha mantıklı başka bir çözüm bulmalıyız. Bence bu kurak toprağı terk edip daha iyi ve daha verimli topraklar bulmak için dünyaya açılmanın en iyisi olacağını düşünüyorum çünkü artık böyle yaşayamayız.

Böylelikle kısır bir ilin sakini bir toplantıda yorgun bir sesle bir kez konuştu. Bunun nerede ve ne zaman olduğu sizi veya beni ilgilendirmiyor sanırım. Bunun uzun zaman önce bir yerde bir yerlerde olduğuna inanmak önemli ve bu yeterli. Dürüst olmak gerekirse, bir zamanlar bu hikâyeyi bir şekilde uydurduğumu düşündüm, ama yavaş yavaş kendimi bu iğrenç yanılsamadan kurtardım. Şimdi gerçekten ne olduğunu, bir yerde ve ara sıra olmuş olması gerektiğini ve bunu hiçbir şekilde asla uyduramayacağıma kesinlikle inanıyorum.

Soluk, bitkin yüzleri ve boş, kasvetli, neredeyse anlamayan bakışları olan dinleyiciler, elleri kemerlerinin altında, bu bilge sözlerle canlanıyor gibiydi. Her biri, yorucu çalışmanın ödülünün zengin bir hasat olacağı bir tür büyülü, cennet gibi bir ülkede olduğunu hayal ediyordu.

– O haklı! O haklı! – her taraftan bitkin sesler fısıldadı.

– Bu bahsettiğin yer ya…kı…n mı? – bir köşeden bir mırıltı duyuldu.

– Kardeşler! – bir diğeri biraz daha güçlü bir sesle başladı. – Bu tavsiyeye hemen uymalıyız çünkü artık böyle gidemeyiz. Çabaladık ve zorlandık, ama her şey boşuna oldu. Yemek için kullanılabilecek tohumları ektik, ancak sel oldu ve sadece çıplak kaya kalsın diye yokuşlardan tohumu ve toprağı yıkadı. Sonsuza kadar burada kalmalı ve sabahtan akşama sadece aç ve susuz, çıplak ve yalınayak kalmak için mi çalışmalıyız? Yola çıkmalı ve çok çalışmanın bol mahsul vereceği daha iyi ve daha verimli topraklar aramalıyız.

– Hadi gidelim! Hemen gidelim çünkü burası artık yaşanmaya uygun değil!

Fısıltılar yükseldi ve her biri nereye gittiğini düşünmeden uzaklaşmaya başladı.

– Bir dakika kardeşler! Nereye gidiyorsun? – ilk konuşmacı yeniden başladı. – Elbette gitmeliyiz, ama böyle değil. Nereye gittiğimizi bilmeliyiz. Aksi takdirde kendimizi kurtarmak yerine daha kötü bir duruma düşebiliriz. Hepimizin itaat etmesi gereken ve bize en iyi ve en doğrudan yolu gösterecek bir başbuğ seçmemizi öneririm.

– Seçelim! Hemen birini seçelim – sesleri yankılandı.

Ancak şimdi tartışma, gerçek bir kaos ortaya çıktı. Herkes konuşuyordu ve kimse dinlemiyordu ya da duyamıyordu. Gruplara ayrılmaya başladılar, her biri kendi kendine mırıldandı ve sonra gruplar bile dağıldı. İkişer ikişer, kol atarak konuşmaya, bir şeyler kanıtlamaya çalışarak, kollarından çekerek ve elleriyle sessizliği hareket ettirmeye başladılar. Sonra hepsi konuşmaya devam ederek yeniden toplandılar.

– Kardeşler! – aniden tüm diğer boğuk, donuk sesleri bastıran daha güçlü bir ses yankılandı. – Böyle bir anlaşmaya varamayız. Herkes konuşuyor ve kimse dinlemiyor. Bir başbuğ seçelim! Aramızda kimi seçebiliriz? Aramızda kimler yolları bilecek kadar seyahat etti? Hepimiz birbirimizi iyi tanıyoruz, ancak ben kendimi ve çocuklarımı burada tek bir kişinin başbuğluğu altında bırakmam. Bunun yerine, bu sabahtan beri yolun kenarındaki gölgede oturan o yolcuyu kim tanıyor söyle bana?

Sessizlik düştü. Hepsi yabancıya doğru döndü ve onu baştan aşağı boyutlandırdı.

Sakalı ve uzun saçları yüzünden zorlukla görünen kasvetli bir yüze sahip orta yaşlı gezgin, oturdu ve eskisi gibi sessiz kaldı, düşüncelere daldı ve zaman zaman büyük bastonunu yere vurdu.

– Dün aynı adamı genç bir çocukla gördüm. Birbirlerini ellerinden tutuyorlar ve caddede ilerliyorlardı. Ve dün gece çocuk köyü terk etti ama yabancı burada kaldı.

– Kardeşim, bu aptalca önemsiz şeyleri unutalım ki zaman kaybetmeyelim. Her kim olursa olsun, o çok uzaklardan geliyor çünkü hiçbirimiz onu tanımıyoruz ve kesinlikle bize başbuğluk etmenin en kısa ve en iyi yolunu biliyor. Bana göre çok bilge bir adam çünkü sessizce oturuyor ve düşünüyor. Başka biri şimdiye kadar on kez ya da daha fazla işimize karışırdı ya da içimizden biriyle konuşmaya başlardı, ama o her zaman orada tek başına oturuyor ve hiçbir şey söylemiyordu.

– Elbette, adam bir şeyler düşündüğü için sessizce oturuyor. Çok zeki olsa gerek, başka bir ihtimal yok – diğerleriyle aynı fikirdeydi ve yabancıyı yeniden incelemeye başladı. Her biri, olağanüstü zekasının bir kanıtı olan, onda parlak bir özellik keşfetmişti.

Konuşmak için fazla zaman harcanmadı, bu yüzden sonunda herkes bu yolcuya sormanın en iyisi olacağı konusunda hemfikirdi – onlara öyle geliyordu ki, Tanrı onu daha iyi bir bölge ve daha verimli toprak aramaları için dünyaya götürmek için göndermişti. Başbuğları olmalı ve onu dinleyecekler ve sorgusuz sualsiz itaat edeceklerdi.

Yabancıya kararlarını açıklamak için kendi aralarından on adam seçtiler. Bu heyet, ona sefil durumu gösterecek ve başbuğları olmasını isteyecekti.

Bu yüzden on kişi gitti ve alçakgönüllülükle yolcunun önünde eğildi. İçlerinden biri bölgenin verimsiz topraklarından, kurak yıllardan ve hepsinin kendilerini içinde buldukları sefaletten bahsetmeye başladı. Aşağıdaki sözlerle bitirdi:

– Bu koşullar bizi evlerimizi ve toprağımızı terk etmeye ve daha iyi bir vatan bulmak için dünyaya taşınmaya zorluyor. Tam o anda nihayet anlaşmaya vardığımızda, Tanrı bize merhamet etmiş, sizi – bilge ve değerli bir yabancı olarak – bize göndermiş ve bize önderlik edin ve sefaletimizden kurtarın diye bunu yapmıştır. Buradaki tüm sakinler adına sizden başbuğmuz olmanızı rica ediyoruz. Nereye giderseniz gidin, biz takip edeceğiz. Yolları biliyorsunuz ve kesinlikle daha mutlu ve daha iyi bir memlekette doğdunuz. Sizi dinleyeceğiz ve her bir emrinize itaat edeceğiz. Bilge yabancı, bu kadar çok ruhu mahvolmaktan kurtarmayı kabul edecek misin? Bizim başbuğmuz olacak mısın?

Tüm bu yalvaran konuşma sırasında, bilge yabancı asla başını kaldırmadı. Bütün zaman boyunca, onu buldukları pozisyonda kaldı. Başını eğdi, kaşlarını çattı ve hiçbir şey söylemedi. Sadece zaman zaman bastonunu yere vurdu ve – düşündü. Konuşma bittiğinde, konumunu değiştirmeden kibarca ve yavaşça mırıldandı:

– Yapacağım!

– O zaman seninle gelip daha iyi bir yer arayabilir miyiz?

– Yapabilirsin! – başını kaldırmadan devam etti.

Şevk ve takdir ifadeleri şimdi ortaya çıktı, ama yabancı hiçbirine tek kelime etmedi.

On kişi, başarılarını diğerlerine haber vererek, bu adamın ne kadar büyük bir bilgeliğe sahip olduğunu ancak şimdi gördüklerini ekledi.

– Kiminle konuştuğunu görmek için bile bulunduğu yerden hareket etmedi ya da başını kaldırmadı. Sadece sessizce oturdu ve meditasyon yaptı. Tüm konuşmamıza ve minnettarlığımıza sadece iki kelime söyledi.

– Gerçek bir bilge! Nadir bulunan bir dahi! – Tanrı’nın kendisini cennetten bir melek olarak onları kurtarmak için gönderdiğini iddia ederek mutlu bir şekilde her taraftan bağırdılar. Herkes, dünyada hiçbir şeyin rahatsız edemeyeceği böyle bir başbuğnun başarısına sıkı sıkıya ikna olmuştu. Ve böylece ertesi gün şafak vakti yola çıkmaya karar verildi.

(sonraki sayfa)

Dağlama

Korkunç bir rüya gördüm. Rüyanın kendisini pek merak etmiyorum, asıl merak ettiğim şey sessiz ve saygın bir vatandaş olan, diğer çocuklar gibi sevgili, acı çeken Sırbistan anamızın itaatkâr bir çocuğu olan kendimin, böyle korkunç şeyleri hayal etme cesaretini nasıl bulabildiğimi merak ediyorum. Tabii ki, biliyorsun, eğer bir şeyde bir istisna olsaydım, farklı olurdu, ama hayır, sevgili arkadaşım, herkes gibi aynısını yapıyorum ve her şeyde dikkatli olmak konusunda, orada kimse benimle tam olarak eşleşemez. Bir keresinde sokakta yatan bir polis üniformasının parlak bir düğmesini görüp, geçerken onun sihirli parıltısına baktım, tatlı hatıralarla doluydu, aniden elim titremeye ve selam vermeye başladı; başım kendi toprağına eğildi ve yüzüm, üstlerimizi selamlarken hepimizin taktığı o güzel gülümsemeyle doldu.

– Damarlarımda asil kan akıyor – işte bu! – O anda düşündüğüm buydu ve dikkatsizce düğmeye basıp geçen vahşiye küçümseyerek baktım.

– Bir hayvan! – dedim acı bir şekilde ve tükürdüm ve sonra sessizce yürüdüm, bu tür canavarların az olduğu düşüncesiyle teselli oldum ve Tanrı’nın bana saf bir yürek ve atalarımızın asil, yiğit kanını vermesine özellikle sevindim.

Pekâlâ, şimdi ne kadar harika bir adam olduğumu görebiliyorsunuz, diğer saygın vatandaşlardan hiç de farklı değilim ve rüyalarımda bu kadar korkunç ve aptalca şeylerin nasıl olabileceğini hiç şüphesiz merak edeceksiniz.

O gün bana olağandışı bir şey olmadı. İyi bir akşam yemeği yedim ve daha sonra boş zamanımda dişlerimi toplayarak oturdum; şarabımı yudumladım ve sonra vatandaş olarak haklarımı böylesine cesur ve vicdanlı bir şekilde kullandıktan sonra daha çabuk uyumak için yatağa gittim ve yanıma bir kitap aldım.

Kitap kısa süre sonra ellerimden kaydı, arzumu tatmin etmişti ve tüm görevlerimi yerine getirmiştim, bir kuzu gibi masum uyuya kaldım.

Birden kendimi dağların arasından geçen dar, çamurlu bir yolda buldum. Soğuk, kara bir gece. Rüzgar, çorak dallar arasında uluyor ve çıplak tenle temas ettiğinde ustura gibi kesiliyor. Gökyüzü siyah, aptal ve tehditkâr ve kar, tıpkı toz gibi gözlerine üfleniyor ve yüzüne vuruyor. Hiçbir yerde yaşayan bir ruh yok. Ara sıra acele ediyorum ve sonra çamurlu yolda sağa sola kayıyorum. Sallanıyorum, düşüyorum ve sonunda yolumu kaybediyorum, dolaşıyorum – Tanrı bilir nerede – ve bu kısa, sıradan bir gece değil, bir asır kadar uzun sürüyor ve nerede olduğumu bilmeden her zaman yürüyorum.

Bu yüzden çok uzun yıllar yürüdüm ve ülkemden çok uzak bir yere, dünyanın bilinmeyen bir yerine, muhtemelen kimsenin bilmediği ve eminim ki sadece rüyalarda görülebilen garip bir ülkeye geldim.

Arazide dolaşarak birçok insanın yaşadığı büyük bir kasabaya geldim. Büyük pazar yerinde kocaman bir kalabalık vardı, birinin kulak zarını patlatacak kadar korkunç bir ses çıkıyordu. Pazar yerine bakan bir handa kaldım ve ev sahibine neden bu kadar çok insanın bir araya geldiğini sordum…

– Sessiz ve saygın insanlarız, – öyküsüne başladı – biz sulh hakime sadık ve itaatkarız.

– Hâkim, en yüksek otoriteniz mi? – Sözünü keserek sordum.

– Hâkim burada hüküm sürüyor ve o bizim en yüksek otoritemiz; sırada polis gelir.

Güldüm.

– Neden gülüyorsun?… Bilmiyor muydun?… Nerelisiniz?

Ona yolumu nasıl kaybettiğimi ve uzak bir ülkeden, Sırbistan’dan geldiğimi söyledim.

– O ünlü ülkeyi duydum! – ev sahibine fısıldadı, bana saygıyla baktı ve sonra yüksek sesle konuştu:

– Bizim yöntemimiz bu, – devam etti – burada yargıç polisleriyle birlikte hüküm sürüyor.

– Polisleriniz nasıl?

– Pekala, farklı polis türleri vardır- rütbelerine göre değişir. Daha seçkinler, daha az seçkinler var… Biliyorsunuz, sessiz ve saygın insanlarız ama her tür serseri mahalleden gelir, bizi yozlaştırır ve bize kötü şeyler öğretir. Yargıç, her bir vatandaşımızı diğerlerinden ayırmak için dün tüm vatandaşlarımızın yerel mahkemeye gitmeleri yönünde bir emir verdi, burada her birimizin alnını dağlayacağız. Bu yüzden bu kadar çok insan bir araya geldi: ne yapacaklarını öğüt almak için.

Ürperdim ve bu garip ülkeden olabildiğince çabuk kaçmam gerektiğini düşündüm, çünkü bir Sırp olsam da, şövalyelik ruhunun bu kadar sergilenmesine alışkın değildim ve bu konuda biraz tedirgindim!

Ev sahibi hayırsever bir şekilde güldü, omzuma hafifçe vurdu ve gururla şöyle dedi:

– Yabancı, bu seni korkutmak için yeterli mi? Merak etmeyin, bizimki gibi cesareti bulmak için uzun bir yol kat etmeniz gerekiyor!

– Ne yapmak istiyorsun? – Çekingen bir şekilde sordum.

– Ne soru! Ne kadar cesur olduğumuzu göreceksin. Bizimki gibi cesaret bulmak için uzun bir yol kat etmeniz gerekiyor, size söylüyorum. Çok uzağa seyahat ettiniz ve dünyayı gördünüz, ama eminim hiç bizden daha büyük kahramanlar görmediniz. Oraya birlikte gidelim. Acele etmeliyim.

Tam kapının önünde kırbaç sesini duyduğumuzda gitmek üzereydik.

Dikizledim: Seyretmek için bir manzara vardı- kafasında parlak, rütbesini gösteren bir başlık olan, şatafatlı bir takım elbise giymiş bir adam, çok zengin, sivil kesimli çok zengin giysiler içinde başka bir adamın sırtına biniyordu. Hanın önünde durdu ve sürücü indi.

Ev sahibi dışarı çıktı, yere eğildi ve şatafatlı giysili adam, özel olarak dekore edilmiş bir masaya hanın içine girdi. Sivil giysili olan hanın önünde kaldı ve bekledi. Ev sahibi de ona boyun eğdi.

– Bütün bunlar neyle ilgili? – Ev sahibine sordum, şaşkınlıkla.

– Hana giren yüksek rütbeli bir polis ve bu adam bizim en seçkin vatandaşlarımızdan biri, çok zengin ve büyük bir vatansever- diye fısıldadı ev sahibi.

– Ama neden diğerinin sırtına binmesine izin veriyor?

Ev sahibi bana başını salladı ve kenara çekildik. Bana küçümseyici bir gülümseme attı ve dedi ki:

– Nadiren hak edilen büyük bir onur olduğunu düşünüyoruz! – Bana pek çok şey anlattı ama o kadar heyecanlandım ki çıkaramadım. Ama sonunda ne dediğini çok net bir şekilde duydum: – Bu, tüm ulusların hâlâ takdir etmeyi öğrenemediği, kendi ülkesine yapılan bir hizmettir!

Toplantıya geldik ve başkan seçimi devam ediyordu.

İlk grup, eğer ismini doğru hatırlıyorsam, başkan adayı olarak Kolb adında bir adam koydu; ikinci grup Talb’ı istedi ve üçüncünün kendi adayı vardı.

Korkunç bir kafa karışıklığı vardı; her grup kendi adamını zorlamak istedi.

– Böylesine önemli bir toplantının başkanı için Kolb’den daha iyi bir adamımız olmadığını düşünüyorum, – dedi ilk gruptan bir ses, – çünkü hepimiz onun bir vatandaş olarak erdemlerini ve onun büyük cesaretini çok iyi biliyoruz. Burada aramızda gerçekten önemli insanlar tarafından bu kadar sık ​​sürülmüş olmakla övünebilecek kimse olduğunu sanmıyorum…

– Bunun hakkında konuşacaksın, – ikinci gruptan biri çığlık attı. – Hiç küçük bir polis memuru tarafından ezilmedin!

– Erdemlerinin ne olduğunu biliyoruz, – üçüncü gruptan biri ağladı. – Ulumadan tek bir kırbaç darbesine asla dayanamazsın!

– Bunu açıklığa kavuşturalım kardeşler! – başladı Kolb. – On yıl kadar erken bir zamanda seçkin insanların sırtıma bindikleri doğrudur; beni kırbaçladılar ve hiç ağlamadım, ama aramızda daha çok hak edenleri olabilir. Belki daha genç daha iyileri vardır.

– Hayır, hayır, – destekçileri ağladı.

– Tarihi geçmiş ödüller hakkında bir şey duymak istemiyoruz! Kolb’a binişin üzerinden on yıl geçti, – ikinci gruptan sesler bağırdı.

– Genç kan devraldı, yaşlı köpeklerin eski kemikleri çiğnemesine izin verin – bazılarına üçüncü grup deniyor.

Birdenbire daha fazla gürültü olmadı; insanlar bir yolu açmak için sağa sola hareket ettiler ve otuz yaşında genç bir adam gördüm. O yaklaşırken tüm kafalar öne eğildi.

– Bu kim? – Ev sahibime fısıldadım.

– O popüler lider. Genç bir adam, ama çok umut verici. İlk günlerinde hakimi üç kez sırtında taşımış olmakla övünebilirdi. Herkesten daha popüler.

– Belki onu seçerler? – Ben sorguladım.

– Bu kesin olduğundan daha fazlası, çünkü diğer tüm adaylar için olduğu gibi – hepsi daha yaşlı, zaman onları geride bıraktı, oysa yargıç dün bir süre sırt üstü sürdü.

– Onun adı ne?

– Kleard.

Ona onurlu bir yer verdiler.

– Sanırım, – Kolb’un sesi sessizliği bozdu – bu pozisyon için Kleard’dan daha iyi bir adam bulamayız. O genç, ama hiçbirimiz yaşlı değiliz.

– Duyun, duyun!… Yaşasın Kleard!… – tüm sesler kükredi.

Kolb’ve Talb onu başkanın yerine götürdü. Herkes derin bir selam verdi ve mutlak bir sessizlik oldu.

– Bana oybirliğiyle verdiğiniz saygı ve bu onurunuz için çok teşekkür ederim kardeşlerim. Şimdi benimle olan umutlarınız çok gurur verici. Böylesine önemli günlerde milletin isteklerini yerine getirmek kolay değil, ama güveninizi haklı çıkarmak, fikrinizi dürüstçe temsil etmek ve bana olan saygınızı hak etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım. Beni seçtiğiniz için teşekkürler kardeşlerim.

– Yaşasın! Çok yaşa! Çok yaşa! – seçmenler her taraftan gürledi.

– Ve şimdi yeğenlerim, umarım bu önemli olay hakkında birkaç söz söylememe izin verirsiniz. Bizi bekleyen bu tür işkenceler gibi acılara katlanmak kolay değildir; alnına sıcak ütü damgası basması kolay değildir. Gerçekten, hayır – bunlar tüm insanların dayanamayacağı acılardır. Korkakların titremesine izin verin, korkuya kapılsınlar, ama cesur ataların oğulları olduğumuzu, damarlarımızda asil kanın aktığını, büyükbabalarımızın kahraman kanı, onsuz ölen büyük şövalyelerin bir an için unutmamalıyız. Özgürlük için ve hepimizin iyiliği için, onların soyuna göz yumuyoruz. Eğer onların acıları ile karşılaştırırsak, acımız çok az – şimdi her zamankinden daha iyi yaşadığımıza göre, yozlaşmış ve korkak bir ırkın üyeleri gibi mi davranacağız? Milletimizi tüm dünyanın önünde utandırmak istemeyen her gerçek vatansever, bir erkek ve bir kahraman gibi acıya katlanacaktır.

– Duyun bunları! Duyun bunları! Çok yaşa Kleard!

Kleard’dan sonra birkaç ateşli konuşmacı vardı; korkmuş insanları cesaretlendirdiler ve Kleard’ın söylediklerini aşağı yukarı tekrarladılar.

Sonra yüzü kırışmış, saçları ve sakalı kar kadar beyaz olan solgun, yorgun, yaşlı bir adam konuşmak istedi. Dizleri yaşla titriyordu, elleri titriyordu, sırtı bükülmüştü. Sesi titriyordu, gözleri yaşlardan parlıyordu.

– Çocuklar, – başladı, beyaz, buruşuk yanaklarından akan ve beyaz sakalına düşen gözyaşlarıyla, – Ben mutsuzum ve yakında öleceğim, ama bana böyle bir utancın size gelmesine izin vermeseniz iyi olur. Yüz yaşındayım ve hayatım boyunca onsuz yaşadım!… Kölelik dağlaması şimdi beyaz ve yorgun kafamda neden olsun?…

– Kahrolsun o eski pislik! – başkan ağladı.

– Kahrolsun ona! – diğerleri bağırdı.

– Yaşlı korkak!

– Gençleri cesaretlendirmek yerine herkesi korkutuyor!

– Gri saçlarından utanmalı! Yeterince uzun yaşadı ve hala korkabiliyor – genç olan bizler daha cesuruz…

– Kahrolsun korkak!

– Onu dışarı atın!

– Kahrolsun ona!

Cesur, genç yurtseverlerden oluşan öfkeli bir kalabalık yaşlı adama koştu ve öfkeyle onu itmeye, çekmeye ve tekmelemeye başladı.

Sonunda yaşı yüzünden gitmesine izin verdiler- aksi takdirde onu diri diri taşlayacaklardı.

Hepsi yarın cesur olacaklarını ve uluslarının şeref ve şanına layık olduklarını göstereceklerini taahhüt ettiler.

İnsanlar toplantıdan mükemmel bir sırayla ayrıldı. Ayrılırken dediler ki:

– Yarın kimin kim olduğunu göreceğiz!

– Övünenlerin yarın icabına bakarız!

– Değerlilerin değersizlerden ayrılma vakti geldi, böylelikle her serseri cesur bir kalple övünemeyecek!

Hana geri döndüm.

– Neden yapıldığımızı gördün mü? – ev sahibim bana gururla sordu.

– Gördüm gerçekten, – otomatik olarak cevap verdim, gücümün beni terk ettiğini ve kafamın tuhaf izlenimlerle vızıldadığını hissettim.

O gün, gazetelerinde aşağıdaki gibi önemli bir makale okudum:

– Vatandaşlar, aramızdaki boşuna övünme ve küstahlıktan vazgeçme zamanı; hayali erdemlerimizi ve hak ettiklerimizi göstermek için bolca kullandığımız boş kelimelere saygı duymayı bırakmanın zamanı geldi. Vatandaşlar, sözlerimizi sınamanın ve kimin gerçekten değerli kimin olmadığını göstermenin zamanı geldi! Ancak aramızda zorla dağlanması gereken utanç verici korkaklar olmayacağına inanıyorum. Damarlarında atalarımızın asil kanından bir damla hisseden her birimiz, acıyı ve ıstırabı ilk taşıyanlar arasında gururla ve sessizce mücadele edeceğiz, çünkü bu kutsal acıdır, iyilik için bir fedakarlıktır. Ülkemiz ve hepimizin refahı içindir. İleri, vatandaşlar, yarın asil sınav günü!…

Ev sahibim o gün toplantıdan hemen sonra ertesi gün belirlenen yere olabildiğince erken gelebilmek için yatağa gitti. Ancak birçoğu sıranın başına mümkün olduğunca yakın olmak için doğrudan Belediye Binası’na gitmişti.

Ertesi gün Belediye Binasına da gittim. Herkes oradaydı – genç ve yaşlılar, erkek ve kadınlar. Bazı anneler, minik bebeklerini kölelik, yani namusla damgalayabilmek ve böylece devlet memurluğundaki yüksek mevkilere daha fazla hak kazanabilmek için kucaklarında getirdiler.

İtme ve küfürler vardı (çünkü onlar daha çok Sırplar gibiydiler ve bir şekilde buna sevindim) ve herkes kapıda ilk olmaya çabaladı. Hatta bazıları insanları boğazlıyordu.

Dağlama işlemi, halkı hafifçe kınayan beyaz, resmi bir takım elbise içindeki özel bir memur tarafından uygulandı:

– Mırıldanma, Tanrı aşkına, herkesin sırası gelecek – siz hayvan değilsiniz, sanırım kıpırdamadan idare edebiliriz.

Dağlama başladı. Biri haykırdı, bir diğeri sadece inledi ama ben orada olduğum sürece kimse ses çıkarmadan dayanamadı.

Bu işkenceyi uzun süre izlemeye dayanamadım, bu yüzden hana geri döndüm, ama bazıları zaten oradaydı, yiyip içiyordu.

– Bitti! – dedi biri.

– Aslında çığlık atmadık ama Talb bir eşek gibi anırıyordu!… – dedi başka biri.

– Talb’inizin nasıl bir şey olduğunu gördünüz ve dün toplantıya başkanlık etmek istediniz.

– Ah, asla söyleyemezsin!

Acı ve kıvranarak inleyerek konuştular, ama bunu birbirlerinden saklamaya çalışıyorlardı, çünkü her biri korkak olarak görülmekten utanıyordu.

Kleard inledi çünkü kendini rezil etti ve Lear adında bir adam bir kahramandı çünkü alnına iki dağlamanın uygulanmasını istedi ve hiç acı çekmedi. Bütün kasaba sadece onun hakkında büyük bir saygıyla konuşuyordu.

Bazıları kaçtı ama herkes tarafından hor görüldü.

Birkaç gün sonra, alnında iki dağlaması olan, başı dik, haysiyet ve özgüvenle, şan ve gururla dolaştı ve nereye giderse gitsin, herkes eğilip şapkasını çıkararak günün kahramanını selamladı.

Erkekler, kadınlar ve çocuklar ülkenin en büyük adamını görmek için sokakta peşinden koştu. Nereye giderse gitsin, hayranlıktan ilham alan fısıltı onu takip etti: “Lear, Lear!… Bu o!… İşte alnında iki dağlama basılırken ulumayan, ses çıkarmayan kahraman!” Gazetelerin manşetlerinde yer almış, övülmüş, yüceltilmişti.

Ve halkın sevgisini hak etmişti.

Her yerde böyle övgüler dinlerim ve damarlarımda akan eski, asil Sırp kanını hissetmeye başlarım, Atalarımız kahramandı, özgürlük için kazıklara vurulmuş olarak öldüler; bizim de kahramanca geçmişimiz ve Kosova’mız var. Irkımın ne kadar cesur olduğunu göstermeye ve Belediye Binası’na koşup bağırmaya hevesli, ulusal gurur ve kibirle heyecanlanıyorum:

– Lear’ını neden övüyorsun?… Gerçek kahramanları hiç görmediniz! Gelin ve asil Sırp kanının neye benzediğini kendiniz görün! Başıma sadece iki değil on dağlama uygulayın!

Beyaz takım elbiseli memur sıcak demiri alnıma yaklaştırdı ve başladım… Rüyamdan uyandım.

Korkuyla alnımı ovuşturdum ve rüyalarda görünen tuhaf şeyleri merak ederek kendimi geçtim.

– Neredeyse Learlarının ihtişamını gölgede bırakıyordum, – Düşündüm ve tatmin oldum, döndüm ve bir şekilde rüyamın sona ermemesine üzüldüm.

 

“Radoje Domanović” Projesi için çeviren Ezgi Özcan.

Líder (3/3)

(página anterior)

Assim, o primeiro dia passou e seguiram-se mais dias com o mesmo sucesso. Nada de grande importância aconteceu, apenas ocorrências triviais: caíram de cabeça em uma vala, depois em um barranco; eles roçavam em sebes e arbustos de amora; eles pisavam em garrafas; vários braços e pernas quebradas; alguns sofreram golpes na cabeça. Mas todo esse tormento foi suportado. Alguns velhos foram deixados mortos na estrada. “Eles teriam morrido mesmo se tivessem ficado em casa, ainda mais na estrada!” os porta-vozes diziam, incentivando os outros a continuar. Algumas crianças menores, de um a dois anos, também morreram. Os pais reprimiram estoicamente suas mágoas porque era a vontade de Deus. “E quanto menor as criança, menor a dor. Quando são mais jovens, a tristeza é menor. Deus conceda que os pais nunca percam seus filhos quando atingem a idade do casamento. Se as crianças são destinadas, é melhor que elas morram cedo. Então a tristeza não é tão grande!” os porta-vozes os consolaram novamente. Alguns enrolavam panos na cabeça e colocavam compressas frias nos machucados. Outros carregavam os braços em tipoias. Todos estavam esfarrapados e cortados. Suas roupas estavam em pedaços, mas, no entanto, avançaram alegremente. Tudo isso teria sido mais fácil de suportar se não tivessem sido atormentados pela fome muitas vezes. Mas eles tiveram que continuar.

Um dia, algo mais significativo aconteceu.

O líder estava andando na frente, cercado pelos homens mais corajosos do grupo. (Dois deles estavam desaparecidos, e ninguém sabia onde eles estavam. Era de opinião geral de que eles haviam traído sua causa e fugido. Em uma ocasião, o porta-voz disse algo sobre sua vergonha de traição. Apenas alguns acreditavam que os dois haviam morrido no caminho, mas não expressaram sua opinião para não despertar os outros.) O resto do grupo estava na fila atrás deles. De repente, apareceu um desfiladeiro rochoso extremamente largo e profundo a um passo à frente. Até os mais corajosos pararam e olharam para o líder. Franzindo a testa, absorvido em pensamentos com a cabeça baixa, ele ousadamente deu um passo à frente, batendo com a bengala na frente, primeiro para a direita, depois para a esquerda, de maneira característica. Muitos disseram que tudo o fazia parecer ainda mais digno. Ele não olhou para ninguém nem disse nada. Em seu rosto, não houve mudança de expressão ou traço de medo quando ele se aproximou cada vez mais do precipício. Até os homens mais ousados ficaram pálidos como a morte, mas ninguém ousou avisar o valente e sábio líder. Mais dois passos e ele estava no limite. Com medo mórbido e com os olhos bem abertos, todos tremeram. Os homens mais corajosos estavam prestes a segurar o líder, mesmo que isso significasse uma quebra de disciplina, quando ele pisou uma vez, duas vezes e mergulhou na ravina. Surgiu perplexidade, lamentações, gritos; o medo tomou vantagem. Alguns até começaram a fugir.

– Esperem, irmãos! Qual é a pressa? É assim que vocês mantêm sua palavra? Devemos seguir esse homem sábio porque ele sabe o que está fazendo. Ele não seria louco para se machucar. Adiante, depois dele! Este é o maior e talvez o último perigo, o último obstáculo. Quem sabe? Talvez do outro lado deste barranco encontremos uma terra magnífica e fértil que Deus guardou para nós. Em frente! Sem sacrifício,não chegaremos a lugar nenhum! – essas eram as palavras de conselho do porta-voz e ele também deu dois passos à frente, desaparecendo no barranco. Os mais corajosos o seguiram e depois todo mundo mergulhou.

Houve lamentos, gemidos, tombos e gemidos na encosta íngreme deste vasto desfiladeiro. Poderia jurar que ninguém sairia vivo, muito menos ferido e inteiro, mas a vida humana é tenaz. O líder teve uma sorte incomum. Ele ficou pendurado nos arbustos quando caiu, para não se machucar. Ele conseguiu se recompor e sair. Enquanto lamentos, gemidos e choros ressoavam lá embaixo, ele permaneceu imóvel, pensativo em silêncio. Alguns que ficaram machucados, com raiva começaram a amaldiçoá-lo, mas ele não prestou atenção. Aqueles que, felizmente, foram capazes de segurar em um arbusto ou uma árvore enquanto caíam começaram a tentar arduamente sair. Alguns estavam cabeças rachadas, de modo que o sangue jorrava de seus rostos. Não havia ninguém inteiro, exceto o líder. De repente, todos franziram o cenho e gemeram de agonia, mas ele nem sequer levantou a cabeça. Ele ficou calado e assumiu a pose reflexiva de um verdadeiro sábio!

Algum tempo passou. O número de viajantes estava se tornando cada vez menor. Cada dia teve seu preço. Alguns deixaram o grupo e voltaram.

Do grande número iniciado, restaram apenas cerca de vinte. Os rostos exaustos e abatidos refletiam sinais de desespero, dúvida, fadiga e fome, mas ninguém dizia nada. Eles ficaram tão calados quanto seu líder e continuaram a andar juntos. Até o porta-voz animado balançou a cabeça desesperadamente. A viagem era realmente difícil.

Seus números diminuíam diariamente até haver apenas dez. Com rostos desanimados, eles apenas gemiam e reclamavam em vez de conversar.

Pareciam mais aleijados que homens. Alguns estavam em farrapos. Alguns seguravam os braços em tipoias presas ao pescoço. Nas mãos deles haviam várias ataduras e compressas. Mesmo que eles quisessem fazer novos sacrifícios, não podiam, porque quase não havia espaço em seus corpos para novas feridas.

Até os mais fortes e corajosos já haviam perdido a fé e a esperança, mas ainda lutavam mais; isto é, eles de alguma forma mancavam com grande esforço, reclamando, atormentados pela dor. O que mais eles poderiam fazer se não pudessem voltar? Tantos sacrifícios e agora para abandonar a jornada?

O crepúsculo desceu. Mancando de muletas, de repente viram que o líder não estava mais na frente deles. Mais um passo e todos mergulharam em outro barranco.

– Oh, minha perna! Oh, minha mão! – ressoou o lamento e o gemido. Uma voz fraca até amaldiçoou o líder digno, mas depois ficou em silêncio.

Quando o sol nasceu, o líder se sentou, era o mesmo assim como no dia que ele foi escolhido. Não havia a menor mudança em sua aparência.

O porta-voz saiu do barranco, seguido por outros dois. Desfigurados e sangrentos, eles se viraram para ver quantos restavam, mas eram os únicos. Medo mortal e desesperança encheram seus corações. A região era desconhecida, montanhosa, rochosa – não havia caminhos em lugar nenhum. Dois dias antes eles atravessaram uma estrada, mas a deixaram para trás. O líder os levou para lá.

Eles pensaram nos amigos e parentes que haviam morrido nessa viagem fantástica. Uma tristeza mais forte que a dor nos membros aleijados os venceu. Eles testemunharam sua própria destruição com seus próprios olhos.

O porta-voz foi até o líder e começou a falar com uma voz cansada e trêmula, cheia de dor, desespero e amargura.

– Pra onde estamos indo?

O líder ficou calado.

– Para onde você está nos levando e para onde você nos trouxe? Colocamos a nós mesmos e nossas famílias em suas mãos e os seguimos, deixando para trás nossas casas e as sepulturas de nossos ancestrais, na esperança de que pudéssemos nos salvar da ruína daquela terra árida. Mas você nos arruinou de uma maneira pior. Haviam duzentas famílias atrás de você e agora veja quantas existem!

– Você quer dizer que todo mundo se foi? – murmurou o líder sem levantar a cabeça.

– Como você pode fazer essa pergunta? Olhe para cima e veja! Conte quantos de nós restam nessa jornada infeliz! Veja como estamos! Seria melhor ter morrido do que ser aleijado assim.

– Eu não posso te olhar!

– Por que não?

– Eu estou cego.

Um silêncio morto.

– Você perdeu a visão durante a viagem?

– Nasci cego!

Os três baixaram a cabeça em desespero.

O vento do outono soprava sinistramente através das montanhas e derrubava as folhas murchas. Uma névoa pairava sobre as colinas e, através do ar frio e enevoado, agitavam as asas dos corvos. Um grito de mau agouro ressoou. O sol estava escondido atrás das nuvens, que rolavam e corriam cada vez mais longe.

Os três se entreolharam com horror absoluto.

– Para onde podemos ir agora? – murmurou um gravemente.

– Não sabemos.

 

Para o projeto “Radoje Domanović” traduzido por Thais Coelho, revisado por Jelena Veljković.

Líder (2/3)

(página anterior)

No dia seguinte, todos que tiveram a coragem de fazer uma longa jornada reuniram-se. Mais de duzentas famílias foram ao local designado. Apenas alguns ficaram em casa para cuidar do antigo local.

Era realmente triste ver essa massa de pessoas infelizes, sobre os quais o amargo infortúnio forçara a abandonar a terra em que nasceram e onde estavam as sepulturas de seus ancestrais. Seus rostos estavam abatidos, desgastados e queimados pelo sol. O sofrimento de muitos anos trabalhosos mostrou seu efeito sobre eles e transmitiu uma imagem de miséria e desespero amargo. Mas, neste exato instante, foi visto o primeiro vislumbre de esperança – misturado com saudades de casa, com certeza. Lágrimas escorriam pelos rostos enrugados de muitos homens velhos que suspiraram desesperadamente e sacudiram a cabeça com um ar de mau presságio. Eles preferiam permanecer por algum tempo para que também pudessem morrer entre essas rochas a procurar uma pátria melhor. Muitas mulheres lamentavam em voz alta e se despediam de seus entes queridos mortos e de suas sepulturas que ficavam para trás.

Os homens estavam tentando criar uma frente corajosa, gritando:

– Bem, vocês querem continuar morrendo de fome nesta terra maldita e morando nesses barracos? – Na verdade, eles gostariam, o melhor seria levar consigo toda a região amaldiçoada, se fosse possível.

Havia o habitual barulho e gritos, como em toda massa de pessoas. Homens e mulheres estavam inquietos. As crianças gritavam nos berços às costas das mães. Até o gado estava um pouco desconfortável. Não havia muito gado, um bezerro de vez em quando, um bando magro e desgrenhado com uma cabeça grande e pernas gordas nas quais estavam carregando tapetes velhos, bolsas e até dois sacos sobre a sela da mochila, de modo que o pobre animal balançava sob o peso. No entanto, conseguia ficar acordado e relinchar de tempos em tempos. Outros estavam carregando burros; as crianças puxavam cães com trelas. Conversar, gritar, xingar, lamentar, chorar, latir, relinchar – tudo era abundante. Até um burro zurrou algumas vezes. Mas o líder não pronunciou uma palavra, como se o assunto todo não fosse da sua conta. Um homem realmente sábio!

Ele apenas se sentou pensativo e silenciosamente, com a cabeça baixa. De vez em quando ele cuspia; isso foi tudo. Mas, devido ao seu comportamento estranho, sua popularidade cresceu tanto que o mundo poderia acabar, como se costuma dizer. As seguintes conversas foram ouvidas:

– Deveríamos estar felizes por ter encontrado um homem assim. Se tivéssemos ido sem ele, Deus não permita! Teríamos perecido. Ele tem inteligência real, eu lhe digo! Ele está em silêncio. Ele ainda não disse uma palavra! – disse um enquanto olhava para o líder com respeito e orgulho.

– O que ele deveria dizer? Quem fala muito não pensa muito. Um homem inteligente, com certeza! Ele apenas pondera e não diz nada – acrescentou outro, e ele também olhou para o líder com reverência.

– Não é fácil liderar tantas pessoas! Ele tem que se concentrar, porque tem um grande trabalho em mãos – disse o primeiro novamente.

Chegou a hora de partir. Eles esperaram um pouco, no entanto, para ver se mais alguém mudaria de idéia e viria com eles, mas como ninguém veio, eles não puderam mais ficar.

– Não devemos ir? – eles perguntaram ao líder.

Ele se levantou sem dizer uma palavra.

Os homens mais corajosos imediatamente se agruparam ao seu redor para estar à mão em caso de perigo ou emergência.

O líder, franzindo a testa, de cabeça baixa, deu alguns passos, balançando a bengala na frente de si de uma maneira digna. A reunião seguiu atrás dele e gritou várias vezes: „Viva o nosso líder!“ Ele deu mais alguns passos e esbarrou na cerca em frente ao salão da vila. Lá, naturalmente, ele parou; então o grupo parou também. O líder então deu um passo para trás e bateu a bengala na cerca várias vezes.

– O que você quer que façamos? – eles perguntaram.

Ele não disse nada.

— O que devemos fazer? Derrube a cerca! É isso que devemos fazer! Você não vê que ele nos mostrou com sua bengala o que fazer? – gritaram aqueles que estavam ao redor do líder.

– Lá está o portão! – gritaram as crianças e apontaram para o portão que ficava a frente delas.

– Calma, crianças!

– Deus nos ajude, o que está acontecendo? – algumas mulheres disseram.

Nada. Certamente, ele sabe o que fazer. Derrube a cerca!

Em um instante, a cerca caiu como se nunca tivesse estado lá.

Eles passaram a cerca.

Mal haviam subido cem degraus quando o líder correu para um grande arbusto de espinhos e parou. Com grande dificuldade, ele conseguiu sair e ele começou a bater na bengala em todas as direções. Ninguém se mexeu.

– E qual é o problema agora? – gritaram os de trás.

– Corte o arbusto de espinhos! – gritaram os que estavam ao redor do líder.

– Ali está a estrada, ao redor dos arbustos espinhosos! Lá está! – gritaram as crianças e várias pessoas.

– Aqui está a estrada! Aqui está a estrada! – zombavam aqueles ao redor do líder, imitando com raiva. – E como iremos saber para onde ele está nos levando? Não podemos receber ordem de todos. O líder conhece a melhor rota e mais direta. Corte o arbusto de espinhos!

Eles mergulharam para limpar o caminho.

– Ai! – exclamou alguém que prendeu a mão em um espinho e alguém cujo rosto foi atingido por um galho de amora.

– Irmãos, nada vem sem esforço. Você tem que se esforçar um pouco para ter sucesso – responderam os mais corajosos do grupo.

Eles romperam o mato depois de muito esforço e seguiram em frente.

Depois de vagar um pouco mais adiante, encontraram um monte de toras. Estas também foram jogadas para o lado. Então eles continuaram.

Muito pouco terreno foi coberto no primeiro dia, porque eles tiveram que superar vários obstáculos semelhantes. E tudo isso com pouca comida, porque alguns trouxeram apenas pão seco e um pouco de queijo, enquanto outros tinham apenas um pouco de pão para satisfazer sua fome. Alguns não tinham nada. Felizmente, era verão e eles encontraram árvores frutíferas pelo caminho.

Assim, embora no primeiro dia eles tivessem andado apenas um pequeno trecho, eles se sentiram muito cansados. Nenhum grande perigo apareceu e também não houve acidentes. Naturalmente, numa empreitada tão grande, os seguintes eventos devem ser considerados insignificantes: um espinho espetou o olho esquerdo de uma mulher, ela cobriu com um pano úmido; uma criança berrou e bateu em um tronco; um velho tropeçou em um arbusto de amora e torceu o tornozelo, o homem suportou bravamente a dor e, apoiando-se na bengala, saiu mancando valentemente atrás do líder. (Certamente, vários disseram que o velho estava mentindo sobre o tornozelo, que estava apenas fingindo porque estava ansioso para voltar.) Logo, havia apenas alguns que não tinham espinhos no braço ou rosto arranhado. Os homens suportaram tudo heroicamente, enquanto as mulheres amaldiçoaram a hora em que partiram e as crianças choravam, naturalmente, porque não entendiam que todo esse trabalho e dor seriam ricamente recompensados.

Para a felicidade e alegria de todos, nada aconteceu ao líder. Francamente, se queremos dizer a verdade, ele estava muito protegido, mas ainda assim, o homem tinha simplesmente sorte. No acampamento da primeira noite, todos oraram e agradeceram a Deus que a jornada do dia foi bem-sucedida e que nada, nem mesmo a menor desgraça, havia acontecido ao líder. Então um dos homens mais corajosos começou a falar. Seu rosto havia sido arranhado por um arbusto de amora, mas ele simplesmente não prestou atenção.

– Irmãos – ele começou. – A jornada de um dia foi bem sucedida, graças a Deus. O caminho não é fácil, mas precisamos continuar, porque todos sabemos que esse caminho difícil nos levará à felicidade. Que Deus Todo-Poderoso proteja nosso líder de qualquer dano, para que ele possa continuar a nos liderar com sucesso.

– Amanhã vou perder meu outro olho se as coisas correrem como hoje! – uma das mulheres gritou com raiva.

– Ai, minha perna! – o velho chorou, encorajado pela observação da mulher.

As crianças continuaram choramingando e chorando, e as mães tiveram dificuldade em silenciá-las para que o porta-voz pudesse ser ouvido.

– Sim, você vai perder o outro olho – ele explodiu de raiva – e você pode perder os dois! Não é uma grande desgraça para uma mulher perder os olhos por uma causa tão grande. Que vergonha! Você não pensa no bem-estar de seus filhos? Metade de nós irá perecer nesta empreitada! Que diferença isso faz? O que é um olho? De que serve seus olhos quando há alguém que está nos procurando e nos levando à felicidade? Devemos abandonar nosso compromisso apenas por causa dos seus olhos e da perna do velho?

– Ele está mentindo! O velho está mentindo! Ele está apenas fingindo para voltar – vozes retumbantes de todos os lados.

– Irmãos, quem não quiser ir mais longe – disse o porta-voz novamente – deixe-o voltar em vez de reclamar e chatear o resto de nós. No que me diz respeito, seguirei esse sábio líder enquanto houver algo em mim!

– Todos seguiremos! Todos nós o seguiremos enquanto vivermos!

O líder ficou calado.

Todo mundo começou a olhar para ele e sussurrar:

– Ele está absorvido em seus pensamentos!

– Um homem sábio!

– Olhe para a testa dele!

– E sempre franzindo a testa!

– Sério!

– Ele é corajoso! Isso é visto em tudo nele.

– Você pode dizer isso de novo. Cerca, troncos, arbustos – ele vasculha tudo. Ele sombriamente bate com a bengala, sem dizer nada, e você deve adivinhar o que ele tem em mente.

(página seguinte)

Líder (1/3)

– Irmãos e amigos, ouvi todos os seus discursos, por isso peço agora que me escutem. Todas as nossas deliberações e conversas não valem nada enquanto permanecermos nesta região árida. Nesse solo arenoso e nessas rochas, nada foi capaz de crescer, mesmo quando houve anos chuvosos, e muito menos nesta seca, coisas que nenhum de nós jamais viu antes.

Quanto tempo vamos ficar juntos assim e conversar em vão? O gado está morrendo sem comida, e logo nós e nossos filhos vamos morrer de fome também. Precisamos encontrar outra solução que seja melhor e mais sensata. Eu acho que seria melhor deixar essa terra árida e partir para o mundo para encontrar um solo melhor e mais fértil, porque simplesmente não podemos mais viver assim.

Assim falou uma vez com voz cansada em alguma região um habitante de alguma província infértil. Onde e quando isso foi não interessa a você ou a mim, eu acho. É importante acreditar em mim que isso aconteceu em algum lugar de alguma terra há muito tempo, e isso é suficiente. Para ser sincero, certa vez pensei que havia inventado toda a história, mas aos poucos me libertei dessa desilusão desagradável. Agora acredito firmemente que vou relatar o que realmente aconteceu e deve ter acontecido em algum lugar e em algum momento e que eu nunca poderia, de forma alguma, ter inventado isso.

Os ouvintes, com rostos pálidos e abatidos, e olhares vazios, sombrios, quase sem entender, com as mãos sob os cintos, pareciam ganhar vida com essas sábias palavras. Cada um já estava imaginando que ele estava em algum tipo de terra paradisíaca mágica, onde a recompensa do trabalho árduo seria uma colheita rica.

– Ele tem razão. Ele tem razão! – sussurraram as vozes exaustos por todos os lados.

– Este lugar é pe…r…to…? – um murmúrio prolongado foi ouvido de um canto.

– Irmãos! – outro começou com uma voz um pouco mais forte. – Devemos seguir este conselho imediatamente, porque não podemos mais continuar assim. Trabalhamos e nos esforçamos, mas tudo foi em vão. Semeamos sementes que poderiam ser usadas como alimento, mas as inundações vieram e lavaram as sementes e o solo para longe das encostas, de modo que só restava rocha nua. Deveríamos ficar aqui para sempre e trabalhar de manhã à noite, apenas para permanecer com fome e sede, nus e descalços? Temos que partir e procurar um solo melhor e mais fértil, onde o trabalho árduo produza colheitas abundantes.

– Vamos lá! Vamos imediatamente porque este lugar não é mais adequado para morar!

Os sussurros surgiram e cada um começou a se afastar, sem pensar para onde estava indo.

– Espere irmãos! Onde vocês vão? – o primeiro orador recomeçou. – Claro que devemos ir, mas não assim. Temos que saber para onde estamos indo. Caso contrário, podemos acabar em uma situação pior, em vez de nos salvar. Sugiro que escolhamos um líder a quem todos devemos obedecer e que nos mostrará a melhor e mais direta maneira.

– Vamos escolher! Vamos escolher alguém imediatamente, – foi ouvido por toda parte.

Só agora surgiram as discussões, um verdadeiro caos. Todo mundo estava conversando e ninguém estava ouvindo ou era capaz de ouvir. Eles começaram a se dividir em grupos, cada pessoa resmungando consigo mesma, e então até os grupos se separaram. Em dois, começaram a conversar lado a lado, argumentando, tentando provar alguma coisa, puxando um ao outro pela manga e fazendo silêncio pelas mãos. Então todos se reuniram novamente, ainda conversando.

– Irmãos! – de repente ressoou uma voz mais forte que abafou todas as outras vozes roucas e sem graça. – Não podemos chegar a nenhum tipo de acordo desta maneira. Todo mundo está falando e ninguém está ouvindo. Vamos escolher um líder! Quem dentre nós podemos escolher? Quem entre nós já viajou o suficiente para conhecer as estradas? Todos nós nos conhecemos bem, e ainda assim eu não colocaria eu e meus filhos sob a liderança de uma única pessoa aqui. Em vez disso, diga-me quem conhece aquele viajante que está sentado à sombra na beira da estrada desde esta manhã?

Um silêncio se instalou. Todos se voltaram para o estranho e o avaliaram da cabeça aos pés.

O viajante, de meia-idade, com um rosto sombrio que mal era visível por causa de sua barba e cabelo comprido, sentou-se e permaneceu em silêncio como antes, absorvido em pensamentos e que batia de vez em quando sua bengala grande no chão.

– Ontem vi aquele mesmo homem com um garoto. Eles estavam de mãos dadas e descendo a rua. E ontem à noite o garoto deixou a vila, mas o estrangeiro ficou aqui.

– Irmão, vamos esquecer essas pequenas bobagens para não perdermos tempo. Quem quer que seja, ele veio de muito longe, pois nenhum de nós o conhece e certamente conhece a maneira mais curta e melhor de nos liderar. Julgo que ele seja um homem muito sábio, pois está sentado em silêncio e pensando. Alguém já teria entrado em nossos negócios dez vezes ou mais agora ou teria começado uma conversa com um de nós, mas ele ficou sentado o tempo todo sozinho e sem dizer nada.

– Claro, o homem está sentado em silêncio porque está pensando em alguma coisa. Não pode ser de outro modo, exceto que ele é muito inteligente – concordaram os outros e começaram a examinar o estranho novamente. Cada um havia descoberto uma característica brilhante nele, uma prova da sua inteligência extraordinária.

Não demorou muito tempo conversando, então finalmente todos concordaram que seria melhor perguntar a esse viajante – quem, segundo eles, Deus havia enviado para levá-los ao mundo a procurar um território melhor e um solo mais fértil. Ele deveria ser o líder deles, e eles o ouviriam e o obedeceriam sem questionar.

Eles escolheram dez homens dentre eles que deveriam ir ao estrangeiro para explicar-lhe sua decisão. Essa delegação deveria mostrar a ele o estado miserável das coisas e pedir que fosse seu líder.

Então os dez foram e se curvaram humildemente. Um deles começou a falar sobre o solo improdutivo da região, sobre os anos secos e a miséria em que todos se encontravam. Ele terminou da seguinte maneira:

– Essas condições nos forçam a deixar nossas casas e nossas terras e a nos mudar para o mundo para encontrar uma pátria melhor. Nesse exato momento em que finalmente chegamos a um acordo, parece que Deus nos mostrou misericórdia, ao nos enviar você , um estranho sábio e digno -, e que vai nos liderar e nos libertar de nossa miséria. Em nome de todos os habitantes daqui, pedimos que seja nosso líder. Onde quer que vá, nós o seguiremos. Você conhece as estradas e certamente nasceu numa terra melhor e mais feliz. Ouviremos você e obedeceremos a cada um de seus comandos. Você, estranho sábio, concorda em salvar tantas almas da ruína? Será nosso líder?

Durante todo esse discurso implorante, o estranho sábio nem sequer levantou a cabeça. O tempo todo permaneceu na mesma posição em que o haviam encontrado. Sua cabeça estava abaixada. Franzia a testa, e, mesmo assim, não disse nada. Ele só batia na bengala de vez em quando e – pensava. Quando o discurso terminou, murmurou brusca e lentamente, sem mudar de posição:

– Aceito.

– Podemos ir com você e procurar um lugar melhor?

– Vocês podem! – ele continuou sem levantar a cabeça.

O entusiasmo e as expressões de apreciação surgiram agora, mas o estrangeiro não disse uma palavra a respeito disso.

Os dez informaram o sucesso na reunião, acrescentando que, só agora, eles viam a grande sabedoria que este homem possuía.

– Ele nem se mexeu do local ou levantou a cabeça pelo menos para ver quem falava. Ele apenas se sentou em silêncio e meditou. Para toda a nossa conversa e apreciação, pronunciou apenas três palavras.

– Um verdadeiro sábio! Inteligência rara! – gritaram alegremente de todos os lados, alegando que o próprio Deus o havia enviado como um anjo do Céu para salvá-los. Todos estavam firmemente convencidos do sucesso de um líder que nada no mundo poderia desconcertar. E assim foi decidido partir no dia seguinte ao amanhecer.

(página seguinte)

Conducătorul (3/3)

(pagina precedentă)

Așa a trecut prima zi, așa au trecut încă vreo cîteva zile. Nimic de seamă, numai piedici mărunte: au mai nimerit într-un șanț, au căzut într-o groapă, au intrat în alți mărăcini, unii s-au mai lovit în vreo rădăcină, alții și-au mai frînt un picior sau o mînă, cîțiva și-sa spart capetele, însă oamenii îndurau toate fără să crîcnească. Unii dintre bătrîni — e adevărat — s-au prăpădit, dar erau prea bătrîni. „Ar fi murit ei chiar dacă stăteau acasă, darmite pe drum“, spunea cîte unul, spre a le da încredere celorlalți. S-au mai prăpădit și cîțiva copii mai mici de doi ani, dar părinții se mîngîiau, spunînd că de, așa a vrut dumnezeu. Durerea părinților n-a fost mare, căci copiii erau nevîrstnici: „Nu-i cine știe ce nenorocire! Să te ferească dumnezeu să-ți moară copiii cînd au ajuns la vîrsta măritișului, sau însurătorii! Dacă stai și judeci nu prea ai de ce plînge!“ căuta să-i liniștească același glas. Mulți șchiopătau, se împleticeau. Unii își înfășuraseră capetele în basmale. Și-au pus oblojeli reci la cucuie. Alții aveau mîinile înfășurate în cîrpe. Toți erau loviți și zgîriați, aveau hainele numai zdrențe. Totuși mergeau înainte plini de speranță. Toate le-ar fi îndurat ușor, dar foamea îi chinuia amarnic. Doar nădejdea îi împingea mereu înainte.

Într-o zi se petrecu ceva neobișnuit.

Conducătorul mergea înainte, în jurul lui cei mai îndrăzneți. (Mai puțin doi. Nu se știa unde erau. Se spunea că au trădat și au fugit. O dată, unul care cuvînta mereu în fața oamenilor a amintit despre trădarea lor rușinoasă. Vreo cîțiva spuneau însă că ei s-au prăpădit pe drum. Dar aceștia tăceau, să nu-i sperie pe ceilalți.). După garda conducătorului se înșira convoiul. Deodată apăru în fața lor o rîpă stîncoasă grozav de adîncă, un abis. Pereții erau atît de abrupți, încît nimeni n-a îndrăznit să facă un pas mai departe. S-au oprit deodată și curajoșii au privit spre conducător. Cu capul plecat, încruntat și îngîndurat, el tăcea și pășea înainte, lovind cu toiagul, ba în dreapta, ba în stînga, după obicei. Nu privea pe nimeni, nu spunea nimic, pe fața tui nici o schimbare, nici o umbră de teamă. Se apropia de prăpastie. Chiar și cei mai curajoși dintre curajoși au pălit, însă nimeni n-a îndrăznit să-i atragă luarea aminte înțeleptului și neînfricatului conducător. Încă doi pași și conducătorul era pe marginea prăpastie!. Cu ochii. holbați, cuprinși de frica morții, toți au înlemnit. Tocmai cînd cei curajoși voiau să-l apuce, să-l tragă din gura prăpastiei, conducătorul mai făcu doi pași iuți și se prăvăli în abis.

S-a iscat o învălmășeală nemaipomenită. Ți-pete, strigăte. Groaza a pus stăpînire pe toți.

— Stați, încotro ați apucat-o, fraților! Oare așa ne ținem cuvîntui dat? Trebuie să mergem înainte după acest om înțelept. El știe ce face. Nu-i nebun să se arunce în prăpastie. Înainte după el! Poate este ultima primejdie din drumul nostru. Cine știe, poate aici sau dincolo de prăpastie e un pămînt minunat, roditor, hărăzit nouă de dumnezeu. Numai să mergem înainte, fără jertfe doar nu se face nimic! Așa glăsui acel om și făcu vreo doi pași și se aruncă înainte, pierind în prăpastie. A fost urmat de cei mai curajoși, iar după ei s-au repezit cu toții în hău.

Din groaznica prăpastie se auzeau gemete, plînsete, suspine. Puteai jura că în hăul acela nu va rămîne nimeni viu, darmite întreg și sănătos. Însă viața omului e tare. Conducătorul a avut noroc. În timpul căderii s-a agățat, nu se știe cum, de o tufă și n-a pățit nimic. S-a cățărat încetul cu încetul și a ajuns pe buza prăpastiei. În timp ce jos se auzeau plînsete, gemete și strigăte jalnice, el stătea nemișcat. Tăcea și gîndea. Cei de jos, loviți și supărați, începură să-l blesteme, să-l suduie, dar el nu-i băga în seamă.

Unii s-au rostogolit agățîndu-se printr-o minune, în cîte-un copac. Au ieșit cu greu din prăpastie. Unul și-a frînt piciorul, altul mîna, v unul și-a spart capul. Erau plini de sînge. Nici unul din oamenii aceia n-a ieșit nevătămat din hău. Conducătorul însă, nld măcar nu se zgîriase! Toți il priveau cu asprime, chioriș, dar el stătea nemișcat, cu capul în jos, încruntat. Tăcea ți gîndea, ca orice înțelept.

A mai trecut un timp. Numărul drumeților în-drăzneți scădea mereu. În fiecare zi pierea unul cîte unul. Cîțiva au pierdut orice nădejde, s-au lăsat păgubași și s-au întors la vatra lor.

Din toți acei țărani care plecaseră să afle un pămînt roditor, mai rămăseseră doar vreo două-zeci. Pe fețele lor trase, palide, se putea citi deznădejdea și nesiguranța. Nimeni nu mai spunea nimic. Tăceau ca și conducătorul. Într-o muțenie grea, mergeau împleticindu-se. Chiar și omul acela cu suflet înflăcărat, care îi încuraja mereu, clătina din cap cu desperare. Amarnic era drumul!

În fiecare zi numărul lor scădea mereu. Erau numai zece călători, fără nădejde, cu chipuri răvășite. Ear, în loc de vorbe scoteau gemete.

Păreau arătări, nu oameni. Mergeau sprijinindu-se in bețe, cu mîinile înfășurate în basmale legate pe după gît, cu capetele oblojite în cîrpe. Erau vlăguiți, fără voință, însîngerați.

Și cei mai îndrăzneți și mai tari dintre ei își pierduseră încrederea. Totuși mergeau înainte, dar se mișcau de parcă dormeau, cu mari sforțări. N-aveau incotro, nu se mai puteau întoarce. Puteau ei oare, după atîtea jertfe să renunțe la visul lor?

Se întunecase. Cum se tîrîiau așa sprijinindu-se în bețe, conducătorul pieri deodată din fața lor. Au mai făcut vreo doi pași și s-au pră-vălit și ei într-o rîpă.

— Aoleo, piciorul… Aoleo, măicuță, mîna mea… Aoleo! Aoleo! Din cînd în cînd însă se auzeau scrîșnete și suduieli. Suduiau pe mîndrul lor conducător.

Cînd se lumină de ziuă, conducătorul stătea tot așa cum îl găsiseră în ziua cînd și-l aleseseră. Pe fața lui nici o schimbare.

Din rîpă ieși vorbitorul acela înflăcărat, iar după el încă doi inși. Schilodiți și însîngerați, priviră în jurul lor. Cîți au mai rămas? Erau numai trei. Atunci fură cuprinși de groază și deznădejde. Erau într-un loc necunoscut. Munți, stînci, prăpăstii. Cale bătătorită nicăieri. Acum două zile mergeau pe drum bun, dar îl părăsiseră… Așa a vrut conducătorul… Cei trei rămași în viață se gîndeau la toți cei care pieriseră în drumul acela groaznic. Sufletele lor erau cuprinse de o nesfîrșită silă. Nu mai simțeau durerea trupurilor lor schilodite. Își vedeau pieirea.

Omul acela atît de înflăcărat înainte se apropie de conducător și îl întrebă cu o voce slabă, tremurîndă, plină de durere:

— Încotro mergem?

Conducătorul tăcea.

— Încotro ne îndrepți și unde ne-ai adus? Ne-am încredințat ție toți, cu familiile noastre, am plecat după tine lăsîndu-ne casele și mormintele părinților și moșilor noștri! Voiam să scăpăm de pieire, și tu ne-ai dus la pieire. Două sute de familii te-au urmat. Acum numără să vezi cîți au mai rămas!

— Cum nu sînteți toți? întrebă conducătorul fără să ridice capul.

— Mai mă întrebi?! Ridică-ți capul, privește și numără cîți dintre noi au mai rămas la capătul ăstui drum nenorocit! Privește-ne cum arătăm noi cîți am mai rămas. Mai bine am fi murit, decît să trăim așa, schilozi.

— Nu pot să privesc!

— De ce?

— Sînt orb!

Cei trei au rămas nemișcați, uluiți.

Unul din ei abia a putut întreba:

— Nu cumva ți-ai pierdut vederea în timpul călătoriei?

— M-am născut orb.

Deznădăjduiți, și-au. lăsat capetele în jos.

Vîntul de toamnă sufla amarnic ducînd cu el în vîrțejuri, frunze îngălbenite. Pe crestele munților se lăsa ceața. În văzduhul rece și umed se auzea în răstimpuri fîlfîitul corbilor și-un croncănit sinistru. Soarele era acoperit de nori vineți; ca niște valuri mînioase, norii se rostogoleau undeva departe.

Cei trei se priviră cu groază.

— Încotro s-o luăm acum, fraților? întrebă unul cu o voce ca din mormînt.

— Nu știm!

 

Sursă: Domanovici, Radoje, Stradia – povestiri satirice, Editura de Stat pentru Literatură și Artă, București 1955. (Trad. de V. Vescu, D. Bărbulescu)

Conducătorul (1/3)

— Frați și prieteni, am ascultat cuvîntul vostru și acum vă rog să mă ascultați și voi pe mine. Adunările și vorbele noastre nu fac nici două parale atîta timp cît mai stăm în acest nenorocit tinut. Pe pietrele astea niciodată n-a răsărit nimic, chiar în anii cei mai ploioși, darmite acum, pe o secetă cum nu s-a mai pomenit.

— Pînă cînd o să ne tot adunăm ca să pălăvrăgim fără nici un folos? Vitele ne pier de foame; copiii ni s-or prăpădi și ei, vom muri și noi răpuși de foamete. Trebuie să alegem o altă cale. Eu cred că-i mai bine să părăsim acest ținut sterp, să plecăm în căutarea unui pămînt mai bun și mai roditor, căci aici nu se poate trai.

Așa a vorbit o dată la o adunare, cu glas stins, un locuitor dintr-un ținut sterp. Unde și cînd a fost asta, socotesc că nu vă interesează. Principalu-i să credeți că s-a întîmplat într-adevăr cîndva, într-un ținut oarecare. Atît este de aiunș. Ce-i drept, odată, mă încăpățînam să cred că tot ce vă povestesc este născocire, însă încetul cu încetul m-am dezbărat de această gravă greșeală, Acum cred cu tărie că tot ce vă voi povesti s-a întîmplat, și se va mai întîmpla undeva, cîndva. Niciodată nu voi izbuti să născocesc așa ceva.

Cei ce ascultau cuvintele acelui om aveau chipuri palide, supte, priviri întunecate. Țineau mîinile în cingătoare și se simțeau parcă înviorați la auzul acelor cuvinte. Fiecare din ei se și vedea într-un ținut bogat, unde munca este răsplătită cu rod pîrguit, greu.

„Așa e, așa e!“… aprobară ei cu glasuri stinse.

— Dar unde este ținutul, e aproape? se auzi o șoaptă tărăgănată de undeva.

— Fraților! vorbi unul cu o voce ceva mai puternică, noi trebuie să dăm ascultare acestei povețe, pentru că așa nu se mai poate. Am muncit și ne-am chinuit în zadar. Ne-am rupt și bucățica de la gură și am semănat, dar au năvălit puhoaiele și au luat și sămînța, și pămîntul, de-a lăsat piatra goală. Vreți să rămîneti aici pe vecie, ca să muncim din zori și pînă-n noapte și să fim mereu flămînzi și însetați, goi și desculți? Trebuie să plecăm în căutarea unui pămînt mai darnic, mai roditor.

— Să plecăm, să plecăm numaidecît, aici nu se mai poate trăi, se auzi un freamăt și mulțimea aceea porni așa, deodată, fără să se gîndească încotro se duce.

— Stați, fraților, încotro ați apucat-o? spuse iarăși cel care vorbise lâ început. Da, trebuie să plecăm, dar nu așa. Trebuie să știm unde o pornim, altfel s-ar putea să pierim pe drumuri în loc să ne salvăm. Propun să alegem un conducător, un om de-al nostru de care să ascultăm cu toții. El să ne călăuzească pe drumul cel mai drept.

— Să-l alegem, să-l alegem numaidecît!… strigau oamenii aceia deznădăjduiți.

Atunci s-a iscat o învălmășeală, un adevărat haos. Toți strigau, vorbeau, dar nimeni nu asculta. Nu s-auzea nici cer, nici pămînt. Mulțimea s-a risipit, apoi s-a strîns în grupuri. În fiecare grup se șușotea ceva. Apoi grupurile s-au împrăștiat și au rămas doar cîte doi, față în față. Își vorbeau repede, se trăgeau de mînecă, se întrerupeau. Apoi se adunară din nou și iarăși se porniră să vorbească toți deodată.

— Fraților, răsună o voce puternică, ce acoperi glasurile răgușite și surde. Așa nu putem face nimic. Vorbim cu toții și nimeni nu vrea să asculte. Alegem un conducător! Dar pe care dintre noi am putea să-l alegem? Care dintre noi a cutreierat mai mult și cunoaște temeinic drumurile? Ne știm bine. Eu vă spun drept, n-aș îndrăzni să-mi încredințez soarta mea și a copiilor mei nici unuia dintre cei de față. Dar spuneți-mi, ca6re dintre voi îl cunoaște pe călătorul acela care stă de azi dimineață, acolo la marginea drumului la umbră?…

S-a făcut liniște. Toți s-au întors spre străin și l-au măsurat îndelung.

Acest om, de vîrstă mijlocie, avea fața întunecată de un păr lung și o barbă deasă. Tăcea ca și înainte, și părea frămîntat de gînduri. Ciocănea în pămînt cu un baston gros.

— Ieri i-am văzut pe omul acesta cu un băiețaș. Mergeau pe uliță ținindu-se de mînă. Aseară băiatul a plecat undeva prin sat. El a rămas singur.

— Lasă, frate, lasă fleacurile și prostiile. Ne pierdem vremea degeaba. Fie cine o fi, e călător venit de departe, nu-l știe nimeni de pe aici. Sînt încredințat că el cunoaște bine drumul cel mai drept și mai bun. După cîte văd pare a fi un om foarte, deștept, pentru că tot timpul tace și gîndește. Altul ar fi sărit și s-ar fi amestecat de vreo zece ori pînă acum între noi, sau ar fi intrat în vorbă cu vreunul, dar el, de atîta vreme, stă singur-singurel și tace tot timpul.

— Da, da, tace și gîndește ceva. Asta înseamnă că e foarte deștept, hotărîră și ceilalți, și-l priviră iarăși cu atenție. Fiecare descoperea pe chipul lui cîte o trăsătură fără seamăn, sau licărirea unei inteligențe ascuțite.

N-au mai stat mult pe gînduri. Toți erau de părere că ar fi bine să-l roage pe acest călător să le fie conducător, iar ei să-l asculte și să i se supună fără cîrtire. Parcă însuși dumnezeu îl trimisese, să-i călăuzească în lume, să le găsească un ținut bogat, un pămînt mai mănos.

Aleseră din mijlocul lor zece inși, să se ducă la străin, să-i povestească păsul lor și să-l roage sa le fie conducător.

Cei zece aleși s-au dus la străinul cel tăcut și s-au înclinat în fața lui. Unul dintre ei începu să vorbească despre pămîntul sterp din ținutul lor, despre anii secetoși, despre ceasul greu în care se aflau și sfîrși astfel:

— Sîntem siliți să ne părăsim pămînturile și casele noastre, să plecăm în lume să căutăm un pămînt prietenos. Azi, cînd ne-am hotărît să plecăm din ținutul nostru, dumnezeu s-a milostivit de noi și ni te-a trimis pe tine, străine înțelept, să ne călăuzești și să ne scapi de nenorocire. În numele consătenilor mei, te rog: fii conducătorul nostru și oriîncotro vei porni tu, noi te-om urma. Tu cunoști drumurile, tu ești fără doar și poate născut într-un ținut mai fericit și mai darnic. Noi te-om asculta și ne-om supune tuturor hotărîrilor tale. Vrei, străine înțelept, să ne scapi de la pieire, vrei să ne fii conducător?

În tot timpul acestei lungi cuvîntări, străinul cel înțelept nici n-a ridicat capul. A rămas în aceieași poziție în care l-au găsit: cu capul in jos, încruntat. Tăcea, bătea cu bastonul în pămînt și gîndea. Cînd se făcu tăcere, el strecură scurt, cu răceală, printre dinți:

— Da! Vreau!

— Putem așadar pleca cu tine să căutăm un ținut mai bun?

— Puteți, răspunse străinul cel înțelept fără să ridice capul.

O mare însuflețire cuprinse mulțimea. Au venit și i-au mulțumit, unul cîte unul, cîțiva oameni, dar el n-a mai scos nici un cuvînt.

Toți s-au bucurat cînd au aflat că el primea să le fie conducător. „Abia acum — spuneau ei — se poate prețui marea bunătate ce sălășluește în sufletul acestui străin.“

El nu s-a mișcat din loc, nici capul nu și l-a ridicat să vadă cine-i vorbește. Tăcea și gîndea: la toate vorbele noastre a răspuns numai cu trei cuvinte.

— Adevărat înțelept!… Rară deșteptăciune!… — strigau ei veseli din toate părțile, jurînd cu mîna pe piept că numai dumnezeu l-a trimis la ei ca pe un înger izbăvitor. Erau atît de convinși de izbîndă, încît nimic pe lume nu le putea zdruncina această credință.

Și astfel obștea satului hotărî să pornească chiar a doua zi în zori.

(pagina următoare)